biçare-7.bölüm

Siyah Ford marka bir transit arabanın özel olarak bir oda konforuyla döşenmiş içinde yanımda oturan iki izmandut gibi adamla gidiyordum. Tüm vücudum belli belirsiz bir titremenin, midemde düğümlenen katı bir acının ve içimi havayla doldurmuşlar gibi kendimi kütlesiz hissettiren bir heyecanın tesiri altında dirseklerimi dizime dayamış, başımı olduğu gibi önüme eğmiş bir şekilde oturuyordum yumuşacık deri koltukta. Koltuğun kenarındaki bardaklıkta yarıya kadar dolu bir limonata duruyordu. Onu yarısına kadar içmiş miydim? Yoksa başkasının artığı mıydı o? Dışarıdan gelen boğuk uğultu başımı ağrıtıyor, her tümsekte sarsılan aracın gittikçe darlaştığını düşündüğüm içi beni sıkıyordu. Birden yüzümün ateş gibi yanmaya başladığını hissettim. Elimde olmayarak bir yerime şok cihazı dayamışlar gibi gerilen vücudumu geriye savurarak “Camı açın” diye bağırdım. İzbandutlardan sağdaki istemsiz bir şekilde olduğu yerde sıçradı bu haykırışım üzerine. Karşıda oturan onun bu halini görünce pis pis baktı yüzüne ve bana dönerek sanki edeceği bir küfürü yutmuş gibi duraksadı. Sonra sağındaki camın hemen altında bulunan düğmelere dokunarak camı bir iki parmak kadar araladı. Bunun üzerine öfkeyle bağırdım yine. Kontrolümü yitirmiş gibiydim.

“Adam gibi açsana şunu.”

İzbandut cidden kendisini zor tutuyordu. Her halinden belli oluyordu bu. Sol elinin başparmağını kemerinin üstünden pantolonuna soktuktan sonra kemer boyunca kaydırarak iyice belli olan göbeğini rahatlattı. Sonra öfkeden kızaran bir yüzle ve adeta düğmeleri sökmek istercesine bir hırsla camı sonuna kadar indirdi. Camları filmli arabalarla gezmeye alışkın onlar gibi adamlar gizlendiklerini ve gizlediklerini düşündükleri bu korunaklı alanın delinmesinden hiç hoşlanmazlardı. Adeta yarasanın mağarasına el feneriyle girince duyduğu tedirginlik gibi bir şeydi bu. Şu halde bile olsam anlıyordum onları. Lanet olasıca empati duygum şimdi bile kendimden başka herkesi anlamaya çalışıyordu. Fakat dayanacak halde değildim. Az önce yaşadıklarım hayatımda ilk kez başıma geliyordu ve ilk kez kendimi bu derece tanıyamıyordum. “Her şeyin bir kabuğu vardır.” demişti İhtiyar. “O kabuk kırılmadan asla kendini bulamaz ve yeşeremezsin.” Kabuğumu kırmak için mi yapmıştım bu günkü yaptığım şeyi. Kabuk kırmak için kafa kırmak da gerekiyor sanırım.

İhtiyarın teklifini kabul ettiğimin üçüncü günüydü bu gün ve hayvan olmak için ilk eylemimi gerçekleştirdiğim gündü. Oldukça agresif kullanılan araba bu agresifliğe yakışır bir şekilde zınk diye durdu. Bu ani duruşla önümde oturan izbandutun kucağına yuvarlanmamak için oturduğum koltuğa son anda tutunabilmiş, bardaklıktaki limonatayı devirmiş karşımdaki izbandutun üzerine boca etmiştim. Izbandut “Ulan” diyerek elini kaldırıp doğrulacak gibi yaptı ama yine son anda kendini tutarak cebinden çıkardığı mendille ihtimal bana küfürler ettiğini düşündüren sessiz söylenmelerle üstünü başını silmeye başladı. Onlardaki bana karşı olan zoraki kontrolün kaynağının bana olan hoşgörüleri değil ihtiyarın otoritesi olduğunu biliyordum. Çünkü onun karşısında el pençe divan duruyor, adeta bir babanın yanında gibi çocuklaşıyorlardı onun yanındayken. Saldırgan bekçi köpeklerinin sahiplerinin yanındaki uysal tavırlarını hatırlatıyordu bu halleri bana.

İzbandutlar ikiz kadar birbirine benziyorlardı. Biraz karanlıkta veya sırtları dönükken onları ayırt etmek oldukça zorlaşıyordu. Ancak size yaklaştıklarında farklı iki insan olduklarını anlıyordunuz. İhtiyar onlardan daha safça ve güler yüzlü olanına kemal, daha asabi ve kurnaz olanına ise Şener diyordu. Laf arasında “Kemal Sunal’la Şener Şen ikilisine bayılırım. Bunları da onlara benzetiyorum.” demişti. Zannedersem bu isimleri ihtiyar takmış onlara. Onlar da çaresiz kabullenmişler bu isimleri. Ki hakikaten de bazı halleri ve çekişmeleri onları hatırlatmıyor değildi. Araba durunca Şener üzerinde patlayacakmış gibi duran koyu lacivert takım elbisesini daha da gererek uzanıp aracın sürgülü kapısını açtı. Araca dolan temiz deniz havası biranda başımdaki ağrıyı alıp götürdü ve yanan vücudumu serinletti. Biraz rahatlamış olarak araçtan indim.

Yine oradaydım. İhtiyarı gördüğüm bankın orda. İhtiyar yine aynı yerde oturuyordu. Bir süre olduğum yerde durarak ihtiyara baktım. Sanki zaman geçip giderken onu olduğu gibi bırakıyor, ona dokunmuyordu. Dudaklarında aynı gülümseme, gözlerinde aynı özgüven bana bakıyordu tüm bedenimi kavrayıp oraya hapsetmek ister gibi. Bana teklifini sunduğu o gün geldi aklıma birden. Benden hayvan olmamı istemişti. Hayvanlar gibi sadece isteklerim, güdülerim ve mantığımla hareket etmemi. Hayvanlar gibi suni tüm baskılardan arınmamı ve kendimi doğamın ve hayatın akışına bırakmamı. Hayvanlar gibi tüm kurgusal yüklerden kurtulmamı ve sadece kendim olmamı. Neden evet dediğimi bilmiyordum ama bugün yavaş yavaş hissetmeye başlamıştım.

Kemal ve Şener şu mafya filmlerindeki babaların korumaları gibi -ki zaten öyleydiler- ihtiyarın iki yanına elleri önde bağlı bir şekilde tehditkar ve dimdik durdular. İhtiyar eliyle yanına oturmamı istediğini belli etti ve ceketinin yan cebinden çıkardığı Marlboro’dan bir dal uzattı bana. Ben sigarayı alıp ağzıma götürdüğüm sırada o çakmağı çoktan çakmış ve benim eğilip sigaramı yakmamı bekliyordu bile. Beklediğini yaptıktan sonra banka yaslandım. İhtiyar da karşıya denizin o kararsız yüzeyine bakıyordu. Nedense kendimi hafiflemiş hissediyordum. İçtiğim sigara dumanı sanki içimde birikiyor ve beni bir balon gibi uçmaya zorluyordu. Ne pişmanlık, ne de yanlış bir şey yaptığım hissi vardı o an. Sanki yapmam gerekeni yapmıştım ve olması gereken olmuştu. İhtiyarın dediği gibiydi bu gerçektende: “İnsan içinden geldiği gibi davrandığında pişmanlık duymaz”. Bu duruma oldukça şaşırdım. Meğerse insan doğasını ne kadar az tanıyormuşum. İnsanın en çok insan doğasını anlamakta zorlanması ne garip bir çelişki. Bazıları psikolojiyi bilim saymaz ama bence bilimin alasıdır. En büyük gizemin peşine düşer çünkü. Yani kendimizin… İhtiyar derince bir nefes çekti sigaradan. Göğsü bir kartalınki kadar şişti. Sonra adeta patlayan bir araba tekeri gibi söndü ağzından çıkan dumanla birlikte ve hırıltılı sesiyle konuşmaya başladı.

  • Seni izledim. Seni her sınavında izleyeceğim. Beni görmediğin, varlığımı hissetmediğin bir yerden… Ama yine de bana anlatmanı istiyorum. Olayı yaşayanla ile görenin olayı aslında aynı değildir. Gördüklerimi senin anlattıkların ve hissettiklerinle birleştirdiğim zaman tamamlanacak zihnimde.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...