Biçare-4.bölüm

Ellerim titreyerek sigaramı içiyordum. Midemde korkunç bir bulantı, başımda zonklayan bir ağrı vardı. Dizlerimi belirgin bir şekilde zıplatıyor, ayaklarımın topuklarını zemine vuruyordum. Karşımda oturan ihtiyara baktım dudağımdan bir ağ gibi çıkan dumanların arasından. Evet, karşımdaydı işte. Hayal meyal görmüyordum. Fakat ortada olağan olmayan şeyler vardı. Benden önce buraya geldiğine göre evimi önceden biliyordu. Peki, nasıl girmişti evime? Neden buradaydı? Aslında en can alıcı soru onun kim olduğuydu. Yüzüme bakıp sessizce pis pis sırıtmasına daha fazla tahammül edemedim.

  • Kimsin sen?

İhtiyar yüzüme bakmaya devam ediyor, doğal şeklinin gülümsemek olduğunu düşündüren ağzını bir türlü açmıyordu. Bu kez öfkeyle gözlerimi diktim ona. Biran kalksam ayağa, yaşadığım her şeyin hırsını ondan çıkarsam, diye düşündüm. Şöyle şu etli dudaklarını patlatsam. (Gözlerimin önüne greyfurt diliminin kabuğundan ayrılışı canlandı.) Sonra şu kemikli burnunu bir tekme darbesiyle ezsem. Daha sonra dizimi karnına gömüp, seyrek saçlı bakımlı kafasını çılgınca yumruklasam. İzlediğim bütün işkence sahneleri yığılıyordu zihnime. Bu düşüncelerin içimi iğnelemesiyle biranda ayağa kalktım. Elim ayağım titremeye devam ediyordu. Biraz önce düşündüklerimi yapamayacağımı biliyordum.

  • Konuşsana be adam! Dilini mi yuttun? Derdin ne benimle? Beni neden takip ediyorsun?

Bunları söylerken istemeden yumruklarımı sıkmıştım. Tüm vücudumu ateş basmış, sigara parmaklarımın arasında ezilmişti. İhtiyar benim bu halime görünce oldukça keyiflendi. Hiç beklemediğim bir şeyi yaparak kahkahalarla gülmeye başladı. Bakımlı dişlerini göstere göstere, dizlerine vura vura, omuzları sarsıla sarsıla gülüyordu artık karşımda. Ne yapacağımı şaşırdım o an. Kendimi okul müsameresinde şiir okumak için sahneye çıkarılan fakat okuyacağı şiiri unutan bir çocuk gibi hissediyordum. Onu yaka paça tutup dışarı atmam gerekiyordu ama bu kendinden emin hali tüm enerjimi alıyordu. Gülüşü bile güçlü ve toktu. Aşağılayıcı olduğu kadar irade doluydu. Bu yüzden bir bok çuvalı gibi iki kolumu da yana salarak koltuğa yığıldım kaldım. Sürekli bok çuvalı derdi ağabeyim bana. O her bok çuvalı dediğinde beyaz bir naylon çuvala doldurulmuş ve içindeki bokun çuvalın gözeneklerinden süzülerek dışarı taşarak kahverengi lekeler oluşturduğu bir çuval hayal ederdim ve benden ne kadar nefret ettiğini anlardım. Ağabeyimi düşünmeyeli belki de yıllar olmuştu. Sonunda ihtiyar eski sakinliğine büründü ve eski duruşunu alarak geriye yaslanıp bana bakarak gülümsemeye devam etti. Sanki az önceki sahne hiç yaşanmamıştı.

  • Benden ne istiyorsun? Kimsin sen?

Biran da üzerime çöken halsizliğim, günlerdir pusuda bekleyen uykusuzluğum ve hep çaresiz anlarımı kollayan mide ağrım yüzünden dermanım kesilmiş bu soruları fısıldar gibi sormuştum. İhtiyar gerçek olamayacak kadar abartıydı. Gerçek hayatta böyle garip insanlar var mıydı gerçekten? Birden ihtiyar ağır ağır kalkıp başımda dimdik ayakta durdu. Halsiz vücudumu hareket ettiremiyor bir devin altında kalmış gibi başımı kaldırarak onun bitmek bilmez vücuduna bakıyordum. Ne kadar da uzundu böyle. Derken ellerini saçlarımın arasında hissettim. Garip bir koku geliyordu üzerinden. Naftalin ve limon kolonyası karışımı bir koku! Yok yok ikisi de değil Giorgio Armani’ydi bu koku. Sonra önünü açtığı ceketini üzerinden çıkarmadan kenarlarından tutarak olduğu gibi sardı kafamı. Yüzüm yumuşak göbeğindeydi. Kafamı kurtarmaya çalıştım ama kurtarmam mümkün değildi. Zaman geçtikçe daha çok bastırıyor nefes almamı güçleştiriyordu. Bir süre sonra tamamen nefes alamaz oldum. Birden tüm vücudum boşluğa düştü. Karanlık bir denizin içindeydim. Boşlukta akıyor nefes alamadığım halde çırpınmadan aşağı süzülüyordum. Biçareliğimi kabullenmiş hücrelerime hapsettiğim korkunun tedirginliğiyle usulca gözlerimi açtım.

Kanepede iki büklüm olmuş vücudumu zorlukla doğrultarak bir süre anlamsız bakışlarla etrafıma baktım. Hava kararmaya yüz tutmuş, etrafta ruh sıkıcı bir loşluk oluşturmuştu. Kollarımı iki yana açarak esnettikten sonra su içmek için mutfağa gittim. Lanet bir rüya görmüştüm demek ki! İnsan zihni ne kadar güçlü bir hayal gücüne sahip, etiyle kanıyla yeryüzünde olmayan bir insan yaratabiliyor. Ne ukala tanrılarız. Gülümsemeden edemedim. Dolabı açıp pet şişedeki soğuk suyu olduğu gibi kafama dikerek kana kana içtim. Biraz da elime dökerek yüzüme çarptım suyu. Kendime gelmiştim biraz. Açlıktan guruldayan mideme rağmen tekrar uyumak ve bu iğrenç günü biran önce bitirmek istiyordum. Fakat tam mutfaktan dışarı çıkacaktım ki, tezgah dolabının üzerinde bir kağıdın beyaz belirtisini gördüm. O rahatsız edici sarı ışığa maruz kalmak istemediğimden bantla oraya yapıştırılmış kağıdı çekip alarak pencerenin ışığına tuttum. Kağıttakileri okuyunca yüzümdeki tüm renklerin uçup gittiğini hissettim. Şöyle yazıyordu kağıtta: “Yarın yine sahilde olacağım. Sigaramı seninle paylaşmak için… Açlıktan ve yorgunluktan baygın düştüğün için konuşamadığımız şeyleri de konuşuruz. Sana bir teklifim olacak.”

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...