biçare-3.bölüm

Parmaklarımın arasındaki sigarayı tedirgin bir şekilde ve anlamlandıramadığım bir öfkeyle içiyordum. Hırsla solumalarım sigaranın kısa sürede yarıya inmesine sebep olmuştu. Gözlerim yuvalarında duramıyor, ellerim belli belirsiz titriyordu. Başımın alnımda yoğunlaşan ağrısı şimdi tüm vücudumu içine almış zonkluyordu. Yanımdaki ihtiyara baktım kaçamak bir bakışla. Bankı kucaklarcasına geriye yaslanmış dudaklarına sıkıştırdığı sigarasını rölantide bir araba gibi kendi haline bırakmıştı. Yüzünde hep o rahatsız edici gülümseme vardı. Gözlerinden kendisiyle ne kadar barışık olduğu hissedilebiliyordu. Kendine dönük bir özgüven işaretiydi kaşları yatırarak ufka bakarken hafifçe gözleri kısmak. Her şeyinde teatral bir hava vardı sanki.

Yine bir şey konuşmuyorduk. Sigarasını almış ve yanına oturmuştum yine. Bu sıradışı olduğunu düşündüğüm ihtiyar beni mi takip ediyordu? Neden konuşmuyordu peki? O hiç bir şey söylemiyor bense bir şeyler söyleyecek gücü kendimde bulamıyordum. Her an ağzını açıp bir şey söyleyecek diye beklemenin stresi, içinde bulunduğum tedirgin ruh halini daha da kötü hale getiriyordu.

Sigaranın bittiğinin bile farkına varmamıştım. Parmaklarım yanınca olduğu gibi yere bıraktım sigarayı. İhtiyarın da aynı şekilde sigarayı yere bırakmasıyla iyice daraldığımı hissettim ve öfkeyle kalkarak hızla yürümeye başladım. Üç beş adımda bir ihtiyara bakıyordum arkadan geliyor mu diye. İhtiyar ben yanından kalkarken ki duruşunu bozmadan ve bakışlarını biran olsun üzerimden ayırmadan bankta oturmaya devam ediyordu. Neydi şimdi bu, rüya mı? Yoksa kendi kendine konuşma aşamasının bir başka türü mü? Yalnızlık kötü bir şey? İnsana olmadık şeyler yaptırdığı yetmezmiş gibi bir de olmadık şeylerle beynini bulandırıyor. Gerçekten az önce birisinin yanında oturdum ve sigara içtim mi? Kurumuş ağzımdaki tadı hissetmeye çalışarak bunu anlamaya çalıştım ama ağzımda sigara tadından ziyade acı bir tat vardı. Parmaklarımı kokladım tütün kokusu arayarak. Yine emin olamadım. “Boş ver” diyerek nihayet karşıma çıkan bir büfeye girdim ve bir paket Kent Swich alarak çıktım.

Yaşadığım yer izbe bir apartman dairesiydi. Her yeri dökülen sürekli yemek ve küf kokan apartmandan içeri girdiğimde o loş serinlik içimi kaldırdı. Biran önce dar merdivenlerden çıkarak dairemin kapısına geldim. Bir omuz atsan çökecek tahta kapının arızalı kilidini zorlukla açarak içeri girdim. Günlerdir yıkanmamış bulaşığın leş kokusu karşıladı beni. Oysa üç yıl önce oğlum karşılardı. Ne zaman oğlum gelse aklıma sanki göğsüme bir balyoz darbesi yiyordum. Adeta içimde bir yerler kanıyordu, Bağırsaklarım bir yılan gibi karnımda dönüp duruyordu. Elimde olmadan duvara bir yumruk attım küfrederek. Bir süre çekemedim sızlayan elimi duvardan. Kendime gelmek için gözlerimi sımsıkı kapatarak oğlumun zihnimde bindirdiğim bir trenle uzaklaştığını hayal ettim. Ta ki tren uzaklardaki dağların arasında kaybolana kadar…

Yaşamak denilen eylemin dikenlerinin battığı yorgun vücudumu zorlukla sürükleyerek oturma odasına yöneldim. Kanepeye biraz uzanacak, kanepenin yanında duran sehpanın üzerindeki bilgisayarımdan komedi videoları açarak hiç gülmeden, sırf içimdeki yıkıcı duyguları ters köşe yapmak ve biran olsun bir şeyleri unutmak için izleyecektim. Perdeleri çekili, yalnızlığımın iğrençleştirdiği anlara şahit olan odaya girdiğimde korkuyla ve hayretle olduğum yerde kaldım. Bankta oturan ihtiyar, tıpkı banktaki gibi kanepeme kurulmuş bana bakıyordu. Yine o lanet gülüşü vardı yüzünde.

Bu şaşkınlığı üzerimden atamıyor olduğum yerden kıpırdayamıyordum. Gerçek algımı yitirmiştim anlaşılan. Hayal görmenin ötesine geçmiş artık hayal dünyasında yaşıyordum demek ki. İhtiyar ağır ağır ceketinin cebinden çıkardığı sigarasını bana doğru uzatarak bir dal sigarayı ustaca paketten ittirdi ve “Gel otur yanıma, seninle konuşmalıyız.” dedi.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...