biçare-1.bölüm

Nereden geldiğini bilmezsin bazen başına gelen şeyin. Şaşırır durursun kendi kendine. Tabi kendini de yersin bu arada neden ben diye. Ama hayat öyle işte insanı şaşırtır ve şaşırtmayı sever. O yaz hayatımın beni en çok şaşırtacak olayıyla karşılaşacağım asla aklıma gelmezdi.

Yine hayattan daha doğrusu hayatımdan bunalmış ellerim ceplerimde kordon boyunca yürüyordum. Başımda korkunç bir ağrı vardı. Sigara paketim bitmiş etrafta da sigara alabileceğim bir yer yoktu. Başımın ağrısı içinde dönen düşüncelerdendi aslında. Ama sigara olsa belki biraz rahatlayabilirdim. Kendimi kandıracaktım anlayacağınız dumanın büyüsüyle. Bir kaç kilometre anca yürümüştüm daha. En yakın büfe en az üç kilometre ilerideydi yanlış hatırlamıyorsam. Yani daha bir saate yakın yürümem gerekiyordu. Daha da moralim bozuldu.

Deniz üzerime atılmaya çalışan bir ahtapot gibi kollarını bir uzatıp bir çekiyordu. Güneş vücuduma yapışmış kızgın bir sülüktü sanki. Havanın içindeki nem yağlı bir tavayı yalıyormuşum gibi içimi kaldırıyordu her havayı soluduğumda. Bitkin, umutsuz ve üzgün olmam yetmezmiş gibi bir de sigaram bitmişti işte. Aslında çok sigara içen birisi değilim. Arkadaş meclisinde çoğu zaman arkadaşlardan otlanarak… Paket bile almam anlayacağınız doğru düzgün fakat son bir kaç aydır neredeyse günde bir pakete bana mısın demiyorum. Hayatta yaptığım her şey gibi onu da yıldırıcı bir pişmanlıkla içiyorum. Yapmak istemediğim halde kontrolünü kaybettiğim garip bir benin ısrarıyla yaptığım her şeyde olduğu gibi suçluluk duyarak yani.

Her şey ters gidiyordu. Hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi. Yapmak istediklerim bir türlü istediğim noktaya varamıyordu. Büyük bir hayal kırıklığı ve bitkinlik içerisindeydim. Hangi dala dokunsam elim ateştenmişçesine yakıyordum. Başım ağrıyordu bu yüzden. Düşünmekten ve içinden çıkamamaktan… Artık umudunu yitirmiş bir madde bağımlısı gibiydim.

Sevgisizlik ve kabullenilmemişlik nedir bilir misiniz? Bu yazdıklarımı kaç kişi okur bilmiyorum ama belki aranızdan bir veya iki kişi beni anlayabilecek. Kendimi koca dünyada yitik bir eşya gibi hissediyordum. Hiç kimsenin ardına düşüp önemsemediği… Ruhun dayanma gücüne hayret ederim çoğu zaman. İnsan yine de delirmiyor veya yaşamına son vermiyor. Yaşamak istiyor, bir asalak gibi direnerek, yaşamak.

İşte bu ruh haliyle yürüyordum. Bakışlarımı iyice önüme eğmiş, bir fabrikadaki rutin bir işi yapan bir makinenin kolları gibi bir ileri bir geri giden ayaklarıma bakıyordum. Onlar bile üzgündü sanki. Belli belirsiz, yanından geçtiğim bankın üzerinde birinin oturduğunu fark ettim ama etrafıma bakmaya dermanım yoktu. Öylece yürüyordum neden yürüdüğümü bile bilmeden. Banktan bir kaç metre uzaklaşmamıştım ki arkamdan bir ıslık sesi duydum. Duydum ama duymak işte sadece. Kulağım görevini yapmıştı anlayacağınız. Beynim o an böyle bir uyarıcıyı umursayacak durumda değildi. Daha bir kaç adım bile atmamıştım ki ıslık bir melodiye dönüştü. Tanıdık bir melodi değildi daha çok doğaçlama hissi uyandırmıştı bende. Bunun üzerine daha fazla kayıtsız kalamadı zavallı beynim ve boyun kaslarıma dönmemi, gözlerime de bakmamı emretti. Yaptım mecbur.

Bankta altmış,-altmış beş yaşlarında bir ihtiyar vardı. Sırtını banka iyice yaslamış, kollarını iki yana açarak bankın üzerine yaymıştı. Bacaklarını olabildiğince ayırmış kendisini neredeyse banktan düşecek kadar aşağı salmış oldukça rahat bir şekilde oturuyordu. Oturuşu biraz enteresan olunca ilk önce vücuduna bakmıştım. Fakat yüzüne baktığımda garip bir hisse kapıldım. Bir yerlerden tanıyor gibiydim onu. Ama çıkaramadım o an. Ben yüzüne bakınca imalı imalı sırıttı. Yüzünde rahatsız edici bir şeyler vardı. O sırıtınca bozuk olan moralimin verdiği bir sertlikte kaşlarımı çattım. Bir süre böyle durduk. Sonra bir şey söylemekle söylememek arasında bocaladım. Sonunda boş verip yoluma devam etmenin en doğru şey olacağını düşünerek önüme döndüm fakat aynı anda “Baksana bir” diye seslendi bana ihtiyar.

Bu kez hayretle döndüm arkamı. Ne istiyordu ki bu adam şimdi benden. Bir şey demeden anlamsızca yüzüne baktım. O garip gülüşü hala sakallarla çevrili dudaklarındaydı. Tok bir sesle ve tane tane konuşuyordu. “Bir sigara ikram edebilir miyim?” Bu nasıl bir teklifti böyle. Aklıma bin bir türlü şey geliverdi o an. Sapık mıdır, sarhoş mudur, madde satıcısı mıdır, evsiz midir, deli midir? Bendeki bu düşünceleri hissetmiş olacak ki “Yanlış anlama bu sıcakta böyle ağır ağır yürüdüğüne göre dertleşmeye ihtiyacın var anlaşılan. Kötü bir niyetim yok. Bu ağacın altında biraz dinlenmek sana da iyi gelir diye düşündüm.” Eliyle tepesindeki cılız palmiye ağacının ancak banka yetecek kadar küçük gölgesini gösterdi. Bu açıklamadan sonra adam bana o kadar da kötü görünmedi. Ah o kelimelerin manipülasyonu yok mu? Devletleri bile ele geçirmiş o sözün gücü. Bir de sigara kelimesini duymuştum ya, vücudum sigara diye haykırmaya başlamıştı. Netice de ondan uzundum, ondan gençtim ve ondan daha güçlüydüm ayrıca dışarıdaydık. Burası ne tenha ne de kuytuydu yani, Olsun bakalım dedim ve ihtiyarın yana kaymasıyla yanına oturdum.

Devam edecek…

Son Yazılar

Yazmak, çizmek peşinde, yanmayı pişmeye tercih eden biri...