Fotoğraf Bağımlılığı

Kule ile karşı karşıya kaldığınız ilk anda ihtişamı karşısında hayrete düşmeniz bir-iki dakika sürüyor. Sonrasında telefonu (ya da kamerayı) çıkarıyor ve art arda çekmeye/çekilmeye başlıyorsunuz. Kule karşıdan tek, kule alttan tek, kule solda siz sağda, kule sağda siz solda, kulenin altında yukarı bakarken…

Gelmeden önce 58 Tour Eiffel’de yaptırdığınız rezervasyon aklınıza düşüyor bir müddet sonra ve hemen birinci kata çıkıyorsunuz. Daha birinci kat ama manzara muhteşem. Sen Nehri hemen yan tarafınızda. Karşınızda ise Avrupa’nın belki de en güzel şehri. Hemen manzaranın bir iki fotoğrafını çekiyorsunuz. Sonra manzaraya karşı sayısız fotoğrafınızı.

Aklınız fotoğraflardan hangisini sosyal medyada paylaşmakta iken içeri giriyor, yerinize oturuyor ve siparişinizi veriyorsunuz.

Burası hiç şüphesiz şehrin en iyi restoranı değil. Fakat siz kıyaslama yapacak durumda da değilsiniz. Yemeğiniz geliyor ve o devamı olmayan yabancı diliniz ile “Merci beaucoup” diyor ve kenara koyduğunuz telefonu tekrar elinize alarak yemeğinizin fotoğraflarını çekiyorsunuz. Sonra sizin yemek başında dururken ve yemeği yerken fotoğraflarınız çekiliyor ve yeterince çok olduğuna ikna olursanız tadını pek de önemsemediğiniz o yemeği yiyorsunuz.

Lakin geriye döndüğünüzde bir şeylerin yeterince sürmediğini ve gereğince zevk vermediğini düşünüyorsunuz.

Doğrudur.

Fotoğraf çekmek ile o kadar meşguldünüz ki anı yaşamayı atladınız.

Fotoğraflar anıları kaydetme amacını gayet iyi görüyor, bu doğrudur. Fakat beynimiz anıları kaydetme işini tamamiyle fotoğraflara bıraktığından bu yana anılar hep bir eksik hem bir kıymeti noksan.

Zamanın tekrar geri döndürülemeyeceği ve yaşanan anın her saniyesinin harcanıp gittiğini idrak eden bir insanın, içinde bulunduğu zaman dilimini keyfini sürerek ve hakkını vererek yaşamasıdır asıl doğru olan. Bir iki fotoğraftan sonrası anı yaşamanın önüne geçer. Hayatı fotoğraflara kaydetmeyi ‘asıl olan’ yaptığımızda hayatı yaşamayı da atlarız.

Günümüzde fotoğraf kültürü yaşamanın önüne geçmiş bir vaziyette. Bir mekana gitmek, turistik bir gezi yapmak, bir kültürel veya sportif faaliyette bulunmak fotoğraf çekip paylaşma odaklı olmuş durumda. Çoğu zaman amaçsız bir biçimde çekilen çok sayıda özçekim fotoğraf ise mutluluk pozları kesmenin, kişisel tatmin sağlamanın ve hatta kendini pazarlamanın bir dışavurumu.

Babalarımızın, dedelerimizin fotoğraf albümlerini açtığımızda gözlerinin içinin nasıl parladığını hatırlayın. Bir de akıllı telefonlarımızdaki galerilerimizi açtığımızdaki o ruhsuz hallerimizi.

Sorarım size:

Babalarımızın gözlerindeki o ifade, bizim gözlerimizde fotoğrafımıza sosyal medyada gelen beğeni sayısını gördüğümüzde oluyorsa, bir sorun var demek değil midir?

 

 

Fotoğraf Kaynak

https://traveltoeat.com/wp-content/uploads/2013/06/wpid-Photo-Jun-9-2013-954-AM.jpg

Son Yazılar